İnançsızlık Bir İnanç Mıdır?
İnançsızlık, sadece bir inançsızlık durumu değil, aynı zamanda sosyal, toplumsal ve bireysel düzeyde derin etkiler yaratabilen bir olgudur. Birçok insan, inançsızlık kavramını, dinî ya da felsefi bir boşluk olarak tanımlar. Ancak, inançsızlık yalnızca “hiçbir şeye inanmak” değil, aynı zamanda toplumsal cinsiyet, çeşitlilik ve sosyal adalet gibi konularda farklı bir bakış açısı, bir duruş da oluşturabilir. Peki, inançsızlık gerçekten bir inanç mıdır? Bunu toplumsal gözlemlerle ve kişisel deneyimlerimle incelemeye çalışalım.
İnançsızlık ve Toplumsal Cinsiyet
Toplumumuzda inançsızlık, genellikle heteronormatif değerlerle şekillenen bir bağlamda ele alınır. Sokakta yürürken ya da toplu taşımada, kimi zaman insanların dini kimlikleri üzerinden düşündüklerini ve inançlarına göre hareket ettiklerini gözlemliyorum. Ancak inançsızlık, toplumsal cinsiyetle de iç içe geçmiş bir kavramdır. Birçok kadın, kadın olmanın getirdiği toplumsal sorumluluklar ve cinsiyetçi normlarla mücadele ederken, bu normlardan sıyrılmak isteyen bir inançsızlık durumu geliştirebilir. Bu tür bir inançsızlık, toplumsal yapıları sorgulamak, var olan normlara karşı çıkmak anlamına gelir. Kadınların “feminist” kimliklerini oluşturması, aslında bir çeşit inançsızlıktır. Bu, var olan inanç sistemlerine karşı bir duruş almak, toplumsal cinsiyet normlarını sorgulamak anlamına gelir.
Birçok kadın, özellikle geleneksel inançlarla şekillenen aile yapılarında büyüdükten sonra, kendi kimliklerini bulmak için bir inançsızlık yaşamaktadır. Bu, dini bir inançsızlık olabileceği gibi, toplumsal normlara karşı bir inançsızlık da olabilir. Örneğin, sokakta gördüğüm bir kadın, başını örtmeden işe giderken, başkalarının bakışlarıyla ve yorumlarıyla karşılaşıyor. Toplum ona ne kadar inançlı olduğu hakkında bir yargı koysa da, o kadın inançsız bir şekilde, kendi yaşamını özgürce şekillendirme kararını almıştır. Bu da aslında bir tür inançtır; toplumsal yapıları ve beklentileri sorgulayan bir inanç.
Çeşitlilik ve İnançsızlık
İstanbul gibi büyük bir şehirde yaşarken, farklı inançlara sahip, farklı kimlikler ve geçmişlere sahip insanlarla sürekli etkileşim halindeyiz. Bu çeşitlilik, inançsızlık kavramını farklı bir açıdan ele almamıza olanak tanır. İnançsızlık, sadece dinî bir duruş değil, aynı zamanda farklı kimlikleri kabul etme ve saygı gösterme şeklidir. Örneğin, sokakta yürürken farklı etnik kimliklere, cinsel kimliklere ve kültürel geçmişlere sahip insanlarla karşılaşıyorum. Çoğu zaman, toplumun bazı kesimleri, bu çeşitliliği kabullenemeyip tek bir inanç ya da kimlik etrafında şekillenen bir dünya görüşüne saplanmışken, inançsızlık bir seçenek olarak hayat bulur.
İnançsızlık, bu çeşitliliği kabul etmek, her bireyin farklı bir dünyaya ve yaşama biçimine sahip olabileceğini anlamak anlamına gelir. Bu, bir çeşit eşitlikçi duruşu ifade eder. “Benim inancım doğru, senin inancın yanlış” anlayışının yerine, “Herkesin kendi inancı vardır ve buna saygı gösterilmelidir” anlayışı gelir. İstanbul’daki toplu taşımada, bazen birinin başka bir dilde dua okuduğuna ya da diğerinin bir mezhebe ait olduğunu düşündüğüm bir sembol taşıdığına şahit oluyorum. Ancak bu çeşitliliği görmek, insanları tek bir inanca sahip olmaya zorlamadan, bir arada yaşamanın ne kadar mümkün olduğunu gösteriyor. Bu, aslında inançsızlığın bir yansımasıdır; farklılıkları kabul etme ve inançlara dair sabit kalıpları kırma isteği.
Sosyal Adalet ve İnançsızlık
Sosyal adalet, inançsızlıkla doğrudan ilişkilidir. Her bireyin eşit haklara sahip olduğu, ayrımcılığa yer olmayan bir toplum inşa etmek için toplumsal inançlara ve mevcut düzenlere karşı çıkmak, bir tür inançsızlık yaratır. Sosyal adalet mücadelesinde inançsızlık, mevcut adaletsizliği kabul etmeyip bu adaletsizliği değiştirme isteğidir. Toplumda gördüğüm sahneler, bu tür inançsızlığın örnekleriyle dolu. İş yerinde ya da sokakta, işine zorla giden birinin uğradığı cinsiyetçi veya ırkçı ayrımcılığı görünce, bu kişi ya da grup inançsızlıklarının peşinden gitmeye başlar. İnançsızlık, sadece bir bireysel duruş değil, aynı zamanda toplumsal bir hareket halini alır.
Sosyal adalet mücadelesi veren bireyler ve gruplar, genellikle bu mücadeleyi yalnızca “inançsızlık” üzerine inşa etmezler. Aksine, inançsızlık, onlara mevcut düzene karşı koyma ve eşitlikçi bir sistem yaratma amacını sağlar. Bu, en basitinden bir kadının, ırkçı bir tavırla karşılaştığında, buna tepki gösterip “Ben buna inanmıyorum, bu kabul edilemez” demesiyle başlar. İş yerindeki bir erkek, kadınları küçümseyen bir söylemde bulunduğunda, kadınlar, buna inançsızlıklarıyla yanıt verirler. Bu, daha büyük bir inanç hareketine dönüşür.
Sonuç
İnançsızlık, yalnızca bir “hiçbir şeye inanmamak” değildir. Toplumsal cinsiyet, çeşitlilik ve sosyal adalet gibi önemli konularla doğrudan ilişkili bir kavramdır. Sokakta gördüğüm farklı insanlar ve onların yaşam biçimleri, inançsızlık kavramının çok yönlü ve derin bir olgu olduğunu gösteriyor. İnançsızlık, bazen bir kişisel tercih, bazen ise toplumsal bir duruştur. İnsanlar, toplumsal yapılarla, normlarla ve beklentilerle karşılaştıklarında, inançsızlıkları bir direnişe dönüşür. Bu, bir inanç oluşturur; daha özgür, eşitlikçi ve adil bir dünyaya duyulan inanç.